Arama

DIŞ POLİTİKA

Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (3)

Prof. Dr. Bakırcı'nın ABD demokrasisinin çöküşü üzerine olan dizisinin son bümünde bize şunu hatırlatıyor; Eğer toplum, eşitsizliklerin üzerine inşa edilmiş bir rıza üretiyorsa, Rousseau buna meşru bir toplum sözleşmesi demezdi. ABD örneğinde Epstein dosyası gibi ahlaki çöküşlerin toplumsal desteği sarsmaması, tam da o "yurttaşlık bilincinin" buharlaştığının en somut kanıtı.

Selin Korkmaz · · 8 dk okuma
Yazı Boyutu

Önceki iki yazıda demokrasinin seçimden ibaret olmadığına ve demokrasinin varlığı için çok sayıda ilkeye ihtiyaç duyulduğunu belirttim.

O yazılarda demokrasinin varlığı için laiklik ilkesinin zorunlu olduğunu ve teokratik devletlerde demokrasi olamayacağını örnekleriyle göstermeye çalıştım.

Tekrar edeyim: demokrasi insanoğlunun bugüne kadar ulaşabildiği en iyi rejimdir ama hiç de kolay bir rejim değildir.

Demokrasi toplumların bilinçli ve yoğun bir çabasını gerektirir; “ben rejimime demokrasi adını verdim” demekle demokrasi olmaz.

Demokratik ilke ve kurumların ne olduğunu görebilmek için antik döneme gitmek gerekiyor.

Bu düşünceye şöyle bir haklı itiraz ileri sürülebilir: Günümüzde antik demokrasileri yeniden inşa etmek mümkün değildir, çünkü antik toplumla modern toplum çok sayıda yönden farklılaşır.

Bu itirazın haklılığına diyecek bir şey yok.

Gerçekten de antik demokrasinin yeşerdiği kent devletlerinde ülke nüfusu en fazla yüzbinlerle ifade ediliyordu ve halkın belirli meclislerde toplanarak yerel demokrasiyi işletmesi mümkündü.

Bu kentlerde yurttaş sayısı onbinlerle sınırlıydı ve bunların aktif siyasette yer almaları kolaydı.

Bu toplumlar köle emeğine dayandıkları için belirli bir kesimin çalışmadan siyaset yapma şansı vardı.

Modern ulus devletin sınırlarının çok genişlemiş olması, nüfusun fazla olması, toplumun önemli bir kesiminin ücretle çalışanlardan oluşması antik dönemdeki gibi doğrudan demokrasilerin kurulmasını önlemektedir.

Bu yüzden siyasal partiler üzerinden işleyen temsili demokrasiler bugün için bir zorunluluktur.

Bunlar son derece haklı itirazlardır.

Ancak itirazların haklı olması antik demokrasinin ilke ve kurumlarını tümüyle gözardı edebileceğimiz anlamına gelmiyor.

Bu nedenledir ki bugün gelişmiş modern demokrasiler antik demokrasinin kimi araçlarını kullanmaya devam ediyorlar.

Referandum, halk vetosu, plebisit, azil, yurttaş girişimi, sivil toplum katılımı gibi araçlar yarı doğrudan demokrasi araçları olarak adlandırılıyor.

Yarı doğrudan demokrasi araçları, bugünkü temsili demokrasilerin doğrudan demokrasilere benzemek için buldukları formüller.

Günümüzde seçimlerin sık aralıklarla yapılması, yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, parti içi demokrasi, yerel özerklik vb. ilkeler modern temsili demokrasilerin gerçek demokrasilere yaklaşmak için kullandıkları ilkelerdir.

Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, bu bağlamda Fransız demokrasisi ile Amerikan demokrasisini karşılaştırıyor ve adem-i merkeziyetçilik ilkesini benimseyen Amerikan demokrasisinin gerçek demokrasiye daha yakın olduğunu belirtiyor.

Gerçekten de yerel özerklik ilkesinin uygulandığı ülkelerde halkın siyasal karar alma sürecine katılımı daha kolaydır ve bu yüzden bu tür ülkelerde yerel demokrasi yoluyla demokrasinin güçlenmesi sağlanabilmektedir.

Bu bağlamda yerel yönetimler demokrasinin beşiği sayılmakta ve adem-i merkeziyet ilkesinin demokrasiyi güçlendireceği savunulmaktadır.

Fransız düşünürlerden Jean Jacques Rousseau ise modern demokrasileri gerçek bir demokrasi saymamaktadır.

Önceki yazıda da belirtildiği gibi Rousseau İngiliz demokrasisini bir oligarşi olarak nitelendirmektedir.

Bugün “milli irade” ya da “genel irade” kavramını açıklamak isteyenler için Rousseau’ya atıfta bulunmak çok yaygın bir eğilimdir.

Ne var ki Rousseau’ya yapılan atıfların büyük çoğunluğu Rousseau’nun düşüncesini yansıtmamaktadır, hatta O’nun düşüncelerinin tam tersini ifade etmektedir.

Örneğin çok sayıda kaynakta parlamentolarda ortaya çıkan iradenin “milli irade” olduğu; parlamento’da yapılan konuşmalarda “parlamentonun milli iradenin tecelligahı” olduğu söylenir.

Oysa “parlamentonun milli iradenin tecelligahı” olduğuna ilişkin çıkarımı Rousseau’ya dayandırmanın olanağı olmadığı gibi Rousseau’nun bütün açıklamaları parlamentoların demokratik yönetim biçimleriyle uyuşmadığını ortaya koymaktadır.

Rousseau için milli irade ya da genel irade sadece doğrudan demokrasilerde ortaya çıkabilir; temsili demokrasilerin bulunduğu parlamentolarda milli irade değil özel irade ortaya çıkar.

Sözkonusu özel irade-genel irade ayrımını kavrayabilmek için Rousseau’nun teorisine biraz daha yakından bakmak gerekir.

Rousseau diğer toplum sözleşmesi kuramcıları gibi insanlık durumunu doğa durumu ve sivil toplum durumu olarak iki aşamaya ayırır.

Doğa durumu insanın hemcinsleriyle birlikte mutlu bir yaşam sürdüğü dönemdir; bu dönemde insanın ihtiyaçları sınırlı olduğundan ve sınırlı ihtiyaçların karşılanması kolay olduğundan insan mutludur.

Sahip olduğu merhamet duygusu başkalarına zarar vermeyi de önler ve bu yüzden insan barışın hüküm sürdüğü bir doğa durumundadır.

Deprem, su baskını vb. nedenlerle insan önce geçici olarak bir araya gelir ama daha sonra sabanın bulunması gibi teknolojik gelişmeler nedeniyle bir arada yaşaması sürekli hale gelir.

Zamanla tükettiğinden fazlasını üretmeye başlar ve artı ürüne el koyanlar mülk sahibi olmaya başlar.

Mülkiyetin ortaya çıkmasıyla insanlar arasında kavga başlar ve barış durumu yerini bir savaş durumuna bırakır.

Bundan sonra önlem almazsa savaş durumu nedeniyle insan türü yok olup gidecektir.

Yegâne çözüm bir toplum sözleşmesi yapmaktır.

İnsan özel çıkarlarının peşinde koşan bir varlıktır; ancak herkes özel çıkarlarının peşinden koşacak olursa başkalarına zarar verir.

Bu yüzden toplum sözleşmesiyle özel çıkarlarının peşinden koşmayacağına ve toplumun ortak çıkarlarını gerçekleştireceğine söz verir.

İşte insanların birlikte ortak çıkarlarına göre karar vermeleri halinde ortaya çıkan irade, genel iradedir.

İnsan, toplum sözleşmesi yapmakla özel çıkarlarından bütünüyle vazgeçmiş olmaz; insanın özel çıkarlarını tümüyle bırakması kendi doğasına aykırıdır.

Ancak insan özel çıkarlarının peşinden koşmasının kendisinin sonunu getireceğini bildiğinden diğerleriyle bir anlaşma yapmış ve ortak çıkar için çalışacağına söz vermiştir.

Bu durumda kendi kararlarını verirken özel çıkarlarını gerçekleştirmesi, toplumun diğer üyeleriyle birlikte karar verirken ortak çıkarlar doğrultusunda davranması beklenir.

Diğerleriyle birlikte karar verirken de özel çıkarları doğrultusunda davrananlar olabilir ama çoğunluk ortak çıkara göre karar vereceğinden özel iradeler genel irade sayesinde doğru yöne yönlendirilmiş olur.

İnsanın bu nedenle iki görünümü vardır: (1) Özel çıkarının peşinden koşarken uyruktur ve yönetilen konumundadır. (2) Ortak çıkar doğrultusunda davranırken yurttaştır ve yöneten konumundadır.

Bu durumda yurttaş, uyruğu yönetmektedir.

Yurttaş ile uyruk aynı varlığa verilen iki ayrı isim olduğuna göre insan kendi kendisini yönetmiş olmaktadır.

Nitekim bu yüzden “demokrasi halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” Democracy is the rule of the people, for the people, by the people biçiminde tanımlanmaktadır.

İnsan kendi başına bırakılınca özel iradesi ortaya çıkar ve bu irade, özel çıkarı gerçekleştirir.

Özel iradenin genel iradeyi yansıtması mümkün değildir.

Bu yüzdendir ki bir parlamentoda bulunan üyeler kendi özel çıkarlarını yansıtacaklarından orada genel iradenin oluşması mümkün değildir.

Genel iradenin ortaya çıkabilmesi, herkesin bir araya gelmesi ve çoğunluğun ortak çıkar doğrultusunda davranmasına bağlıdır.

İnsanlar bir araya geldiklerinde ortak çıkara göre davranmıyorlarsa, orada zaten demokrasinin koşulları yok demektir.

Demokrasinin varlığı, çoğunluğun, ortak irade doğrultusunda davranma erdemine ulaşmış olmasına bağlıdır.

İnsanlar bir araya geldiklerinde herkes özel çıkarı doğrultusunda davranmaya devam ediyorsa, yapılan sözleşme bir toplum sözleşmesi değil bir “yalancı sözleşme”dir ve yalancı sözleşmenin yapıldığı yerde demokrasi olmaz.

Bir başka anlatımla demokrasi ancak erdemli insanların yaşadığı yerde ortaya çıkabilir; erdemli insan kendi özel çıkarını toplumsal ortak çıkara feda edebilen insan demektir.

Rousseau erdemli insanın bulunmasının güç olduğunun farkındadır ve bu yüzden demokrasinin iki önkoşulu olduğunu söyler: (1) Eğitim, (2) Siyasal parti gibi özel birliklerin olmayışı.

Demokrasilerde insanların ortak çıkar doğrultusunda eğitilmeleri, erdemli kılınmaları şarttır ve bu yüzden demokratik yurttaşlık eğitimi demokrasinin olmazsa olmazıdır.

İkinci olarak belirli toplumsal grupların özel çıkarlar doğrultusunda örgütlenmesi özel iradenin ortaya çıkmasına ve genel iradenin zayıflamasına neden olur.

Bu nedenle gerçek demokrasilerde siyasal partilere yer yoktur; çünkü siyasal partilerin her biri belirli bir toplumsal grubun çıkarını savunur.

Kuşkusuz Rousseau’nun bu düşünceleri günümüzün temsili demokrasileriyle uyumlu değildir.

Buna rağmen gelişmiş bir demokrasi için O’nun düşüncelerinden yararlanmak gerekir.

Günümüzün temsili demokrasilerinde siyasal partilerin varlığı zorunludur.

Ancak bir ülkede örgütlenme özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve siyasal partilerde parti içi demokrasi varsa, Rousseau’nun öngördüğü tehlikeler azalır.

Siyasal partiler toplumsal çıkarları tam olarak yansıtabileceklerinden ve belirli sayıda insan belirli ortak çıkarlar etrafında bir araya gelerek bunları gerçekleştirebileceklerinden siyasal partilerin genel iradeye yaklaşmaları mümkün olur.

Oysa parti içi demokrasi yoksa, örgütlenme özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü sınırlanmışsa, siyasal partiler belirli bir seçkinler grubunun özel çıkarından fazlasını yansıtamaz ve toplumun ortak çıkarıyla bağ kuramazlar; Rousseau’nun değindiği tehlike var demektir

Bu nedenledir ki gelişmiş demokrasiler parti için demokrasi, düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi kavramları anayasal koruma altına alıyorlar.

Yine aynı nedenle gelişmiş demokrasiler insanlara “yurttaş” olmanın haklarla donatılmış ayrıcalıklı bir statü olduğu bilincini aşılıyorlar.

Amerikan demokrasisi bu kavramlar çerçevesinde düşünüldüğünde çöküşe geçmiş görünüyor; çünkü Amerikan demokrasisini yönlendiren artık ortak çıkarlar doğrultusunda erdemli davranan yurttaş değildir, özel çıkarları için ortak çıkarı feda eden uyruktur.

Seçmenin son seçimlerde Trump-Musk ikilisini iktidara getirmiş olması “ortak çıkar” kavramının terk edildiğini gösteriyor.

Trump-Musk ikilisi “ortak çıkar” kavramına hayatları boyunca karşı çıkmış ve bu sayede büyük servetler edinmişlerdir; bu şahıslar özel çıkarları için her şeyi yapmaya hazır olduklarını tartışmaya yer olmayacak biçimde ispatlamışlardır.

Bu tür servetlerin tümüyle yasal sınırlar içinde kalınarak edinilmesi mümkün olmadığından, bu adamların zenginleşmek için her türlü aracı mübah görmüş oldukları varsayılabilir.

Amerikan seçmeni, her türlü yolu kullanarak zenginleşmiş olan bu kişilerin, kendilerini de zenginleştireceğini zannederek tercih yapmış ve yurttaşı öldürerek uyruk gibi davranmıştır.

Ancak seçmenin göz ardı ettiği şey, bu tür kişilerin özel çıkarlarını hiçbir şekilde ortak çıkara feda etmeyeceğidir.

Nitekim Trump bir avuç büyük sermaye sahibinin isteklerini karşılamak amacıyla uluslararası hukuk kurallarına ve kurumlarına tümüyle son verdi; bu yüzden Birleşmiş Milletler, NATO gibi uluslararası kurumlar olan biteni sadece izlemekle yetiniyorlar.

Etrafında gördüğü her ülkeye saldıran, dünyanın her yerine pervasızca müdahale eden Trump Avrupa’nın da değerlerinden vaz geçerek kendini korumaya almasına neden oldu.

Amerikan halkı ise beklediği gibi zenginleşemedi ve hatta eski durumunu da koruyamadı.

Bu seçkinler grubunun, Epstein dosyasında akıllara durgunluk veren rezaletleri ortaya çıkmasına rağmen hala toplumsal desteğe sahip olmaları, Amerikan seçmeninin yurttaşlık erdeminden ne denli uzaklaştığının kanıtıdır.

Demokrasinin ABD gibi demokrasinin gelişkin olduğu bir ülkede çöküşü, demokrasinin dünyadaki geleceği konusunda da endişe vericidir.

Çözüm yeniden yurttaşlık erdemidir.

İlgili Haberler

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!

Yorum Yaz